Ekim 27, 2013

Ağustos 12, 2013

çemberimde gül oya


 uzun süredir bu kadar uzun süre televizyon izlememiştim. 14.45'te, kanaltürk'te. bugün ilk bölüm vardı. siz de izleyin. yalnız izlerken eksik bir şey var. heyecanlanıyorsun. mehmet yurdanur'a öyle bakmasa belki öyle olmaz. bu mehmet de. ne çocuk. ne adam. yurdanur su içerken o lüks yerde, eli titrerken, sakin ol derken mesela. o sevecenliğine almak. şu kantinde, şu masada
"gözler var:
buğdayları güneşli bir harman manzarası gibi bakıyorlar.
ve sonra ikidebir
ve sonra yine o göz:
inatla ve ısrarla bakan
ve yarılmış kaşı
ve pınarından sızmakta kan"


devrimci karakter zaafı değil mehmet'e olan sevgim. diğer dönem dizilerinin hiçbirinde böylesi etkilenmedim. incecik sevmek diye bir durum var, tül perdeye rüzgar değer de titrer, öyle bir şey. oyunculuk müthiş falan demek istemiyorum. artık her gün izleyebildiğim bir dizim de var. yalnızız. mühim değil. konak hakkında bir şeyler yazacağım, beni en heyecanlandıran şeylerin başında o var. piano piano bacaksız'daki gibi. yalnız bir yerde geçen çocukluğum -bakın yine yerli yersiz bu güzel şeyi kullanıyorum değil mi? tiksindiysen siktir git. çocukluk. al bir daha yazdım. ben de tiksindim. hepinizden- ne diyordum? yalnız bir yerde büyüdüm. hayatta en derin özlemim mahalle. sokak tepelerindeki çamaşırlar beni bu yüzden bu kadar heyecanlandırıyor. yoldan geçen arabaları saymak, sıvasız boş apartmanlara bakmak gibi boktan şeylerle vakit geçirdim. o boşlardaki çatılara konan martılar, tarlalar marlalar yine sizlerin tiksindiği şeylere dahil bunlara hiç girmiyorum. hiç başım ağrımaz bilen bilir. baş ağrımı durduramıyorum. ağrıdan uyuyamıyorum. uyuyunca uyanamıyorum. sikerler öyle işi? oh mis bol bol küfür. onno tunç. bir şey olmadı. yani olmuş bir şey yok. tribe girdim. ergenlik. bilirsiniz. keşke artık sizinle konuşmasam. keşke artık kopup yalnızlığımdan, kopup sonsuzluğumdan. buraya yazdıklarımın hiçbiri edebi bir nitelik taşımıyor korkmayın. zaten taşıyanlar da sik gibi sakinliğinizi koruyun.

"bir kitaba bir cüz olamadım"
girdiğim tribin didem madak dizesi. başım gerçekten ağrıyor. yine bilen bilir papatya çayı bendeki çeşit çeşit huysuzluğu dize getirir. yemedi. yemiyor. siklemiyor. bana mısın demiyor







Ağustos 01, 2013

Buğdayın Türküsü

Yeni Türkü'nün ilk albümü Buğdayın Türküsü eylülde yeniden çıkıyor. En ilk, Zerrin Atakanlı, Selim Atakanlı, Ankaralı haliyle! Ünlem mutluluktan. Mamak Türküsü de aynı mutluluktan. Özgür'e yazdığım yıllıkta bahsi geçmişti. Bu öyle güzel oldu ki. Tam da Ankara'ya gidiyorken, hem de eylülde, o kadar güzel oldu ki!

Darısı Çağdaş Türkü'nün başına.

marina abramovic ve ulay



erkan oğur öyle güzel "uzun da geceler/ dilim yari heceler" diyor ki hiçbir şeyi hecelemiyorum.

"baktım olmuyor bir kenarda kafama sıkarım"
sıkamam. kafamı hissetmiyorum.


Temmuz 24, 2013

ne yapmıyordu asla başroldeki kadınlar?

"bir kitaba bir cüz olamadım/ yukarıdan aşağı, yedi harfli battal boy bir intiharı denedim/ hiçbir bulmacayı tamamlayamadım" pollyanna'ya son mektup

didem madak bir şeylerin kadınıdır, daha doğrusu bir şeylerin şairidir veya birleştirirsek o hep bir şeylerin kadın şairidir. kadın şair. şairi kadın gördük mü kadınlığının altını çizmekten kendimizi alamıyoruz. bizim için üç yapraklılar içinde dört yapraklı yonca. elde mi değil kadın olduğunu belirtmemek? aslına bakarsanız bu yazıyı didem madak'ın beni sinsice gizlice fark ettirmeden mutfağa sokan, mutfağa sokmakla da kalmayıp mutfakta ağlatan kadınlığına saygıyla, sevgiyle yazıyorum. kadınlığın şiirdeki büyüsüne, domates çorbasına, karnabahara, elma kabuğuna, tarçına, sarımsağa kendimi kaptırmışken bunu yermek ikiyüzlülük olur. bunlar feminen şeyler değil ki, diyebilirsiniz. haklısınız da. size ne hissettiğimi nasıl anlatmalı; saçında çiçekli bir bandanayla mutfakta yemek yapan, balkonda çiçek sulayan, şiir yazan çocuk ağızlı bir kadın hayal ettirmiyor mu didem madak? asıl karşı çıkış asıl anarşi bu dediğim bile oluyor. okuyan yazan kadının ev kadınının görevleri diye adlandırılan birçok şeyi reddedişi, o özgür ruhun getirdiği "anne benim koşmam gerek istemiyorum pilav yapmak"ları birdenbire çürüyor. didem madak sarımsak kokan ellerle şiir yazılabildiğini, bi'nevi "çocuk da yaparım kariyer de"ciliğin en şair halini getirip duvar gibi önümüze koyuyor. ama bu saçma, diyebilirsiniz. evet orkid reklamının cingılını kullanmam ve nil'den alıntı yapmam gerçekten saçma oldu.
virginia woolf'tan beri barut gibiyiz ey zenan. bu bende bir tür hayır!a dönüştü. haklı bir hayır. didem madak sarımsak kokan ellerle şiir yazılabildiğini, derken tam da bundan bahsediyorum. ergen aklıyla mutfaktan kaçmışlığımın acısını çıkarıyorum. marketlerin mutfak eşyası reyonlarını turluyorum sürekli. didem madak'tan önceleri anneme kendi mutfağım oluncalı şeyler söyleme adetim devam etmiyor. bu artık bir kırılganlığa dönüştü didem madak'la, lafını bile etmiyorum. yalnızca dün değil ondan önceki gün kızartmada yağı çok kullanırsam annemin dırdırıyla uğraşamam deyip de yağı korka korka kullanınca, üstüne üstlük yağı az kullandığımı annem hanım söyleyip yağı boca edince, bütün o yağı kullanırkenki tedirginliğimi düşünüp ağlayasım geldiği için burası benim mutfağım değil ki dedim.

"itiraf etmek gerekirse
domates-biber biçiminde tuzluklar aldım pazardan
kalp şeklinde kül tablaları
kalbimde söndürülmüş birkaç sigaradan kalan kül
yetmezdi yeniden doğmaya.
orhan gencebay dinledim itiraf etmek gerekirse"

başlığın da cevabını vereyim,
"karnabahar kızartmıyordu asla
başroldeki kadınlar"

yönetmenler başrollerdeki kadınlara karnabaharlar kızarttırsınlar.

otuz birinci istanbul tüyap kitap fuarında, metis yayınlarında elinde pulbiber mahallesini görüp didem madakları bulamıyorum nerden buldunuz acaba dediğim ve ahlar kalmış sadece getireceklermiş bu son pulbiberdi deyip de benimle bir hayal kırıklığını paylaşan çocuğu unutmuyorum.

domates çorbası sevmem ben.